ANKARA - Süreç olsun ya da olmasın Türkiye'nin AİHM'in "Umut Hakkı" kararını uygulaması gerektiğini belirten MAF-DAD üyesi Av. Rengin Ergül, "Kararın uygulaması Sayın Öcalan'ın fiziki özgürlüğünün yolunu açıyor" dedi.
Türkiye, taraf olduğu ve uymayı taahhüt ettiği Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümlerinin uygulanmasında karar alıcı olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarını sık sık ihlal eden ülkelerin başında geliyor. Kararların uygulanmamasının başında Kürt sorunuyla bağlantılı davalar geliyor. Uygulanmayan bu kararlardan biri sık sık dile getirilen "umut hakkı." Umut hakkı, AİHS'te, "tahliye imkânı olmaksızın ömür boyu hapis cezası" sözleşmenin "işkence ve kötü muamele yasağına ihlaliyle bağlantılı olarak değerlendiriliyor. AİHM, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'a verilen "ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını", "umut hakkı ihlali" yönünde karar verdi. 18 Mart 2014'te verilen kararda, Türkiye'den "umut hakkına yönelik yasal düzenleme" talep edildi. Ancak, aradan geçen 11 yıla rağmen Türkiye bu konuda henüz adım atmış değil. Konu, AİHM kararlarının uygulanmasında yaptırım uygulama yetkisi bulunan Bakanlar Komitesi'nin gündeminde. Bakanlar Komitesi, düzenleme için bu yılın Eylül ayına kadar Türkiye'ye süre verdi.
Türkiye bu konuda henüz adım atılmazken Kürt sorununun çözümü dair başlatılan tartışmalarla Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın "umut hakkı kapsamında fiziki özgürlüğünün sağlanması" da sürecin bir parçası olarak ele alınmaya başlandı. Türkiye'nin uymayı taahhüt ettiği AİHM kararını Kürt sorununun çözümüne yönelik yürütülen süreçte "umut hakkını" pazarlık konusu yapması ve "umut hakkını" MAF-DAD Üyesi Avukat Rengin Ergül, Mezopotamya Ajansı'na (MA) değerlendirdi.
Umut hakkı kavramı, AİHM içtihadında ömür boyu hapis cezası alanların yaşam hakkı ve insan onuruna saygı bağlamında nasıl yorumlanıyor? Özellikle 18 Mart 2014 tarihli Öcalan/Türkiye kararında vurgulanan unsurların, Türk mevzuatındaki karşılığına dair görüşleriniz nelerdir?
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, umut hakkının temelini oluşturacak kararları 2000’li yıllar itibariyle vermeye başlamıştı, ancak bunun ana çerçevesini 2014 yılında Winter Birleşik Krallık kararı ve “Öcalan-2 Kararı’yla ortaya koydu. Winter Birleşik Krallık kararı ve Öcalan-2 Kararı, aynı çerçeveye, aynı çatıya sahipti. Peki, bu çerçeve neyi sunuyordu? Sürekli ifade ettiğimiz üzere 4 ilkeyi barındırıyordu. Öncelikle AİHM, ölünceye kadar hapis cezasını, işkence ve kötü muamele yasağının ihlali ve insan onuruyla bağdaşmayan muamelenin ihlali olarak değerlendiriyor ve bir kişinin en azından 25 yıllık hapis cezası sonrası cezasının gözden geçirilmesi üzerine şu 4 ilkeyi ortaya koyuyor: 1- Bir kişinin tahliye imkanı yasada tanınmış olması gerektiği. 2- Yasada tanımlanmış bu tahliye imkanının fiilen uygulanması gerektiği yani dejure ve defacto olarak uygulanması gerektiği. 3- Bu tahliye imkanına ilişkin süreçlerde, hapishanenin usulü güvencelere sahip olması. Bu süreçlere dahil edilmesi, kendisinin ve avukatının dahil edilmesi, usulü güvencelerinin bulunması, itiraz mekanizmalarının bulunması. 4- Hapishanede tutulduğu süre zarfında ve tahliye imkanının tartışıldığı süre zarfında, mahpusun koşullarının, mahpus ve sosyalizasyonuna uygun koşullarda olması gerektiği.
Buna bir şerh koymak gerekirse, 4’üncü ilkeye biz özellikle siyasi mahpuslar bakımından cezaevinin ve sosyalizasyonun uygun olduğu iddiasını kabul etmiyoruz. Zaten genel olarak hapsedilmenin böyle bir doğası olduğunu kabul etmiyoruz. Ancak, devletlerin ve sosyalizasyon iddiası altında sağlamak zorunda olduğu koşullar var. Örneğin, mahpusu tecrit altında tutmamak, mahpusun dış dünya ile temasını sürdürmek gibi bazı yükümlülükleri var. Dolayısıyla biz bu dördüncü ilkeye bu çerçevede sahip çıkıyoruz. Mahpusun tecritte tutulmaması, dış dünyayla temasının sağlanması noktasında. Yoksa, burjuva ceza hukukunun bu iddiasına sahip çıkmadığımızı da belirtmek gerekiyor.
Bu 4 ilke, Türk hukukunda karşılık bulmuyor. 1’inci ilke bakımından, Türkiye'deki yasalarda, kategorik koşullu salıverme yasakları var. Terörle Mücadele Kanunu kapsamında ve ceza yasasıyla ilgili kısımlarında, ceza yasasının ilgili maddelerinde bazı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarının, ölünceye kadar çektirileceği açıkça hüküm altına alınmış durumda. Dolayısıyla, yasal olarak bir kategorik koşullu salıverme yasağı var. Bir engel var. 2’ncisi, zaten bu yasal engel bulunduğu için defacto'yu tartışamıyoruz şu anda. Ama defacto'yu fiili olarak sağlamayı şunun üzerinden tartışabiliriz. Bugün Türkiye'de, İdare ve Gözlem Kurulları, süreli hapis cezaları bakımından, şartlı tahliyesi gelen mahpuslarla ilgili yaptığı değerlendirmelerle aslında bu ilkeyi ihlal ediyor. Yani tahliye imkanının defacto olarak sağlanması veya defacto olarak engellenmemesi gerektiği ilkesini ihlal ediyor. Dolayısıyla, bu da geleceğe dönük bir tehlike olarak önümüzde duruyor. Bunu görmek gerekiyor.
Diğer taraftan 3‘üncü ilkeyi süreli hapis cezaları üzerinden tartışabiliyoruz. Yani, usulü güvencelere sahip olmayı, İdare ve Gözlem Kurulu üzerinden tartıştığımızda, bugün süreli hapis cezaları bakımından da mahpusların usulü güvencelere sahip olmadığını söyleyebiliriz. Çünkü cezaevi personelinden müteşekkil bir İdare ve Gözlem Kurulu kararıyla tahliyesine karar veriliyor mahpusun. Buna ilişkin itiraz mekanizmaları, İnfaz Hakimliği gibi etkili olmayan tek hakimli mekanizmalara bağlı. O nedenle, şu an mahpusun doğrudan dahil olamadığı, avukatına tebligat yapılmadığı, avukatına doğrudan dahil olamadığı süreçler üzerinden yürütülüyor. Dolayısıyla, bu usulü güvencelere sahip olma kıstasının şu anda süreli hapis cezaları bakımından ihlal edildiğini söyleyebiliriz. Süresiz, yani ölünceye kadar hapis cezası bakımından şu an bunu tartışamıyoruz. Çünkü zaten yasada bunun imkanı yok. Ve son olarak, mahpusun ve sosyalizasyonuna uygun koşullarda tutulması açısından da, Türkiye'deki cezayı, Türkiye cezaevlerindeki genel rejimin, İmralı'yla başlayan ancak bugün S tipi, Y Tipi ve yüksek güvenlikli cezaevleriyle gene aynı ağır biçimde devam eden hücre hapsi, hücre tipi hapishaneler, yüksek güvenlikli hapishaneler, bugünkü koşullarda hiçbir mahpus bakımından adli veya siyasi ayrım gözetmeksizin ve sosyalizasyona uygun olmadığını açıkça söyleyebiliriz. Bunu zaten Birleşmiş Milletler (BM) raporlarından da, diğer insan hakları örgütlerinin raporlarından da tespit eden birçok raporda da bu birden fazla kez tespit edilmiştir. Bu dört ilkenin 4’ü de Türk Ceza Yasası'nda, Türkiye'nin mevzuatında karşılanmıyor.
PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın cezasının diğer ağırlaştırılmış müebbet cezası verilen tutsakların durumuna kıyasla hangi özel nitelikleri bulunuyor?
Umut hakkı tartışmasında, bizim öncelikle bir yasa değişikliğine ihtiyacımız var. Dolayısıyla bu yasa değişikliği bir zamana yayılabilir, bu tartışılabilir. Ancak mevcut infaz yasasının uygulanması, zamana yayılacak bir tartışma değil.
Sayın Abdullah Öcalan'ın koşullarıyla diğer ağırlaştırılmış müebbet hükümlülerinin koşullarını kıyaslamadan önce, ağırlaştırılmış müebbet hükümlüleriyle diğer mahpusları ayıran bir infaz rejimi var aslında. Örneğin süreli hapis cezası olan hükümlüler haftada bir telefon ve ziyaret hakkına sahipken, ağırlaştırılmış müebbet hükümlüleri bundan 15 günde bir yararlanabiliyor. Yine diğer mahpuslar, 3’üncü dereceye kadar kan ve kayın hısımları ve akraba olmamalarına rağmen, adlarını verecekleri arkadaşlarıyla (yani akrabaları dışında adlarını verebilecekleri üç kişiyle) daha ziyaret hakkına sahipken, ağırlaştırılmış müebbet hükümlüleri sadece eşi, alt soyu, üst soyu ve vasisi ziyaret edebiliyor. Ve bu ziyaretlerde cezaevinde fiili olarak cezaevinden cezaevine daha sıkı güvenlik tedbirleri altında gerçekleştiriliyor. Bu da aslında mikro iktidar alanı olan cezaevlerinden cezaevine değişen bir rejim olarak, bu ziyaretlerde daha sıkı denetim altında tutulabiliyor. Yine hastaneye sevk gibi birçok konuda da dahil ağırlaştırılmış müebbet hükümlüleri, diğer hükümlülerden ayrılıyor. Diğer süreli hapis cezalarından ayrılıyor. Ve ağırlaştırılmış müebbet hükümlülerinin neredeyse günde 23 saati hücresinde geçirecek şekilde bir rejim inşa ediliyor aslında ağırlaştırılmış müebbet hükümlüleri üzerinden. Bu ağırlaştırılmış müebbet hükümlüleriyle diğer hükümlüler arasındaydı. Peki, Sayın Abdullah Öcalan'la bu ağırlaştırılmış müebbet hükümlüleri arasında nasıl bir fark var? Zaten baktığınızda farkı görebiliyorsunuz. Daha sınırlı bir aile, telefon ve ziyaret hakkı tanımlanmış bir ağırlaştırılmış müebbet rejimi var. Ancak Sayın Abdullah Öcalan'a bu da uygulanmıyor. Yine, ağırlaştırılmış müebbet hükümlülerinin avukatlarıyla görüşme ilişkin bir kısıtlama yok yasada en azından. Bazı durumlara göre, olağanüstü hal gibi durumlarda bu değişiklik gösterebiliyor. Ancak yasada açık bir kısıtlama yok. Ancak Sayın Abdullah Öcalan'ın avukatlarıyla 2019 yılından beri görüşemediğini biliyoruz, tanığıyız. Mevcut infaz yasası açısından özel bir teminat ihtiyacı da yok, olan rejim sürdürüldüğü takdirde zaten Sayın Öcalan'ın avukatlarıyla ve ailesiyle görüş hakkının tesis edilmesi gerekiyor. Umut hakkı tartışmasında, bizim öncelikle bir yasa değişikliğine ihtiyacımız var. Dolayısıyla bu yasa değişikliği bir zamana yayılabilir, bu tartışılabilir. Ancak mevcut infaz yasasının uygulanması, zamana yayılacak bir tartışma değil. Bir an önce, herhangi bir koşula, herhangi bir müzakere şartına bağlanmaksızın Sayın Öcalan'ın mevcut yasa çerçevesinde aile ve avukat görüş haklarının tesis edilmesi gerekiyor aslında.
AİHM kararlarının getirdiği reform taleplerine rağmen Türkiye’nin uygulamada gecikme yaşaması ve manipülatif cevaplar vermesi söz konusu. Bu durumun yasal dayanakları ve savunması ne yönde? Türkiye’nin bu eksikliği öne süren argümanlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye'nin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2014 yılında verdiği Öcalan 2 kararı var. Sonrasında Gurban Kaytan ve Boltan kararları var. 2015 yılında bu dosya grubu Bakanlar Komitesi’nin önünde genişletilmiş prosedür olarak adlandırılıyor. Şimdi Bakanlar Komitesi dediğimiz yapı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının icrasını denetleyen, ülkelerin kararlara uyup uymadığını denetleyen bir mekanizmadır. Bu mekanizma, belirli periyotlarla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin aldığı kararları gündemine alan, ülkelerin attığı adımları değerlendirir ve ülkelerden eylem planı isteyen sivil toplumdan gelen bildirimler doğrultusunda ülkelerden eylem planları talep eden bir mekanizma. Bakanlar Komitesi, 2015 yılında bu grubu Öcalan 2, Gurban Kaytan ve Boltan grubunu genişletilmiş prosedür olarak ele aldı. Ve şu an genişletilmiş prosedür Gurban grubu olarak Bakanlar Komitesi kurulunda adlandırılmış bir grup. Genişletilmiş prosedür ne demek? Bakanlar Komitesi'ne göre Bakanlar Komitesi'nin bir standart prosedürü var. Bir genişletilmiş prosedürü var. Genişletilmiş prosedür demek, o dosyanın daha öncelikli olduğu, dosyadaki hak ihlalinin daha vahamet içerdiği ve daha öncelikli takip edilmesi gerektiği anlamına geliyor.
Şimdi Bakanlar Komitesi, 2015 yılında bu gruba ‘genişletilmiş prosedür’ dedi ancak hiçbir şey yapmadı. Dosyayı takip etmedi. Biz daha sonraki yıllarda sivil toplum örgütleri olarak, Sayın Abdullah Öcalan’ın avukatları, dosyanın avukatları olarak Bakanlar Komitesi'ne bildirimlerde bulunduk. Ancak bu konuda, hükümetin birkaç eylem planı dışında, önemsiz ve diplomatik dillerle yazılmış çözüm içermeyen eylem planları dışında hiçbir gelişme yoktu dosyada. Biz sivil toplum örgütleri olarak 2021 yılından beri düzenli takip ediyoruz bu süreci. 2021 yılında biz bildirim sunduktan sonra Bakanlar Komitesi yeniden gündemine aldığı 2021 Kasım Aralık toplantısında bu dosya grubunu gündemine aldı ve Türkiye'yi öncelikle yasasını değiştirmeye davet etti. Sonrasında bu konu da istatistik vermeye davet etti. Biz Türkiye'nin eylem planlarında iddia ettiği üzere ağırlaştırılmış müebbet rejiminin artık Türkiye'de bir istisna rejimi olmadığını ve bunu bizden saklamak için istatistik paylaşmadığını söylüyorduk. Dolayısıyla Bakanlar Komitesi Türkiye'den istatistik talep etti. Ve Bakanlar Komitesi Türkiye'ye kendi önünde ağırlaştırılmış müebbetle ilgili süreçlerini tamamlayan ülkeleri iyi örnekler olarak değerlendirerek Türkiye'yi iyi örneklere bakmaya teşvik eden bir karar açıkladı. Ve Eylül 2022'ye kadar bir eylem planı istedi. Türkiye yeniden bir eylem planı sundu. Yine diplomatik dille yazılmış, çözüm içermeyen eylem planları. Biz yine 2024 yılında bir bildirim sunduk. Bakanlar Komitesi'ne. 2024 yılında biz bildirimimizi hazırlarken zaten Bakanlar Komitesi Eylül toplantısına Eylül 2024 toplantısında bu dosya grubunu yeniden gündeme aldığını deklare etti. Bizim bildirimimizle toplantıya yetişti. Bu toplantıdan daha etkili kararlar çıktı. Bakanlar Komitesi Türkiye'den yasasını değiştirmesini, istatistik paylaşmasını, iyi örneklere bakmasını istedi ve bu konuda etkili adım atmazsa Eylül 2025'e kadar bu dosya grubunu en kötü ihtimalle Eylül 2025'te yeniden gündeme alacağını ve Eylül 2025'e kadar Türkiye bir adım atmazsa Türkiye hakkında ara karar oluşturacağını söyledi.
Bakanlar Komitesi'nin ara karar oluşturması bir dosyayı diplomatik olarak daha sıkı takip edeceği anlamına geliyor. Peki, Türkiye bu aralarda sunduğu eylem planlarında ne söylüyor? "Biz kararı çevirdik. Bütün mahkemelerimize dağıttık. Ve ağırlaştırılmış müebbet cezası sizin sandığınız gibi yaygın bir ceza değil, istisna bir cezadır" diyordu. Devamında Türkiye, "Cumhurbaşkanlığının af yetkisi olduğunu" söylemeye başladı. Biz Cumhurbaşkanlığının af yetkisinin bir koşullu salıverme müessesesi olmadığını, bir teminat olmadığını söyledik, ama zaten Bakanlar Komitesi de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de bunu bir koşullu salıverme müessesesi, bir tahliye imkanının teminatı olarak görmüyor. Bunun dışında Türkiye bizim Anayasa Mahkemesi’yle (AYM) ilgili iddialarımız vardı. Anayasa Mahkemesi'nin ağırlaştırılmış müebbetle ilgili henüz karar verdiği tek bir dosya olmadığı, ağırlaştırılmış müebbetle ilgili de bireysel başvuruyu içeren başvurularda sadece adil yargılanma hakkı üzerinden ihlal verip dosyayı gündeminden çıkardığı ve dolayısıyla ağırlaştırılmış müebbet hapse dair bugüne kadar bir karar kurmadığını söylüyorduk. Türkiye bu sefer AYM’nin etkili bir yol olduğunu söylemeye başladı ve eş zamanlı olarak AYM’nin artık ağırlaştırılmış müebbet hapse ilişkin de karar kurabileceğine dair bir intiba oluşturdu bize. Çünkü Adalet Bakanlığı'ndan artık ağırlaştırılmış müebbetle ilişkin savunma istemeye başladı eş zamanlı olarak AYM. Son olarak da Türkiye bu işte Türkiye'nin yargı reform paketlerinden falan bahsettiği bir eylem planı sundu. Yine hiçbir şey söylemiyordu. Yine bir çözüm içermiyordu.
Mevcut ceza infaz düzenlemesinin AİHM içtihadıyla uyumlu hale getirilmesi konusunda ne gibi adımlar atılması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Türkiye'nin olası bir yasa değişikliğinde tahliyeyi mümkün kılmasının sonucunda, çözüm merci olarak bize getirilecek olan İdare ve Gözlem Kurulları, bugün defacto olarak tahliyeyi engelleyen bir kurum. Dolayısıyla AİHM'in umut hakkı çerçevesinde çizdiği çerçevedeki ikinci maddeyi ihlal eden bir kurum.
Mevcut ceza infaz düzenlemesinin, AİHM'le uyumlu hale getirilebilmesi için yasada kesin olarak düzenlenmesi gerekiyor. Yani Türkiye'nin af argümanının tutmadığını, Türkiye’nin af argümanının geçerli olmadığını kabul etmek gerekiyor. Anayasa Mahkemesi'nin olası ihlal kararlarının da çözüm olmadığını görmek gerekiyor. Türkiye’nin mutlak suretle yasasını değiştirmesi gerekiyor. Yasa değişikliğine ilişkin benim bir insan hakları hukukçusu olarak söyleyeceğim şey, ağırlaştırılmış müebbet hapse ilişkin birkaç yama yapmanın çözüm olmayacağı, zaten ağırlaştırılmış müebbet rejimini ayrımcı bir rejime çevirenin temel dayanağı Terörle Mücadele Kanunu'dur. Dolayısıyla Terörle Mücadele Kanunu, lağvedilmeden veya revize edilmeden, sadece yasadaki küçük çaplı ağırlaştırılmış müebbet hapsin ölünceye kadar bir rejim olduğuna dair değişikliklerin yapılması yeterli bir değişiklik değil. Kaldı ki başında söylediğim üzere Türkiye'nin olası bir yasa değişikliğinde tahliyeyi mümkün kılmasının sonucunda, çözüm merci olarak bize getirilecek olan İdare ve Gözlem Kurulları, bugün defacto olarak tahliyeyi engelleyen bir kurum. Dolayısıyla AİHM'in umut hakkı çerçevesinde çizdiği çerçevedeki ikinci maddeyi ihlal eden bir kurum. O nedenle yasa değişiklik süreçlerine dair bizlerin, sivil toplum örgütlerinin ciddi bir hazırlığının olması gerekiyor. Bizlerin ciddi bir hazırlığı olmadığında, Türkiye'deki mevcut siyasal iktidarın bu konudaki tecrübesi ortada.
Devam eden konjonktürde, antidemokratik koşullarda çıkarılacak yasaların bizim lehimize olacağını düşünmüyorum. Ve bununla ilgili de en açık örnek olarak, pandemi dönemine geri döndüğümüzde, İnfaz Yasası'nda kısmi af adı altında değişiklik yapıldı. Ve bu kısmi af adı altındaki değişiklik, uluslararası insan hakları örgütlerinin çağrısı üzerine yapıldı. Çünkü uluslararası insan hakları örgütleri, Avrupa Konseyi'nden BM çatısı altındaki bütün örgütler, Türkiye'ye "Hapishane nüfusunu azalt" dedi. Ve bunu yaparken de, "Öncelikle siyasetçilerden, gazetecilerden, siyasi nedenle tutuklu bulunanlardan başla" dedi. Türkiye ne yaptı? Kısmi af adı altında bir yasa değişikliği yaptı. Ve yaptığı yasa değişikliğinden siyasi hiçbir mahpus faydalanamadı. Üstüne üstlük İdare ve Gözlem Kurulu gibi bir yapı kuruldu. Ve bugün bu yapı, şartlı tahliyesi gelen süreli hapis cezalarını bile defacto olarak engelleyen bir yapı olarak çalışmaya devam ediyor. Dolayısıyla yasa yapım süreçlerine dair bir sivil toplumun sadece dönüp Türkiye yasayı değiştir demesi yeterli değil, bizlerin de ciddi bir yasa değişikliği önerileri, yasa değişiklik hazırlıkları yapmamız, Meclis'e ve diğer bütün mekanizmalara bunu sunmamız gerekiyor.
AİHM kararlarının uygulanmaması ve umut hakkı konusundaki eksiklikler, Türkiye’nin uluslararası hukuk alanındaki itibarını nasıl etkiliyor? Türkiye’nin ulusal ve uluslararası hukuk yükümlülüklerini yerine getirmemesi halinde hangi yaptırımların ve olası sonuçların ortaya çıkabileceğini öngörüyorsunuz? Türkiye’ye dönük eylem planı talebi yeterli mi?
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'nin düzenli eylem planı istemesi dışında düzenli takibe alması gerekiyordu. Özellikle 2015 yılından bu yana çok az sayıda gündeme aldı ve Türkiye’nin sunduğu eylem planlarının takibini de yapmadı. Türkiye’nin ortaya koyduğu argümanları yerine getirip getirmediğine dair sıkı bir denetim de yapmadı. O yüzden evet, daha sıkı takip etmesi gerekiyordu. Zaten biz sivil toplum örgütleri olarak ilk sunduğumuz eylem bildiriminde, ilk talebimiz Bakanlar Komitesi'neydi, Türk devletinden önce. "Bu dosya grubunu daha sıkı denetime almanız ve takip etmeniz gerekiyor" dedik. Aslında Bakanlar Komitesi'nin ciddi bir yaptırım gücü yok. Kamuoyunun yakından takip ettiği Kavala dosyasından da görebiliriz. Kavala dosyasında açık ve net şekilde tahliye edilmesi gerektiği söyleniyor. Türkiye bunu uygulamadığı için ihlal prosedürü başlatıldı ki Komite'nin en ağır yaptırımı, ihlal prosedürünün başlatılması. Ancak ihlal prosedürünün başlatılmasının dahi şu an o dosya üzerinde bir etkisi olmadığını, güçlü bir etkisi olmadığını görebiliyoruz.
Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi'nin çatısı altında bir mekanizma. Ülkelerin daimi temsilciliklerinin ve dışişlerinin Bakanlar Komitesi aslında bizim atfettiğimiz kadar güçlü bir diplomatik ya da yaptırım gücü olan mekanizma değil. Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi çatısı altında ve asıl yaptırım gücü aslında Avrupa Konseyi çatısında. Orada da mesele sadece hukuk değil, siyasi gücünüzle de ortaya çıkıyor. Evet, hukuk dediğimiz yolu sonuna kadar tüketmek gerekiyor. Orada bir boşluk bırakmamak gerekiyor. Ancak hukuken elde ettiğiniz bütün argümanları hayata geçirmenizin mümkün olduğu yer, o siyasi mekanizmalar. Avrupa Konseyi’nin Türkiye'ye ilişkin ciddi bir yaptırımın ortaya çıkabilmesi ne bir AİHM kararıyla ne de bir Bakanlar Komitesi kararıyla mümkün değil, tek başına değil. Bu bir yolu açabilir sadece. Avrupa Konseyi çatısının da bir başka çerçevede Birleşmiş Milletler çatısının da eski gücünü taşımadığını, eski erk gücünü kullanmadığını devletler üzerinde görebiliyoruz. Burada dünyaya dair bir kriz var aslında. Sadece Türkiye'ye ve Kürt halkı Türk meselesine dönük bir kriz değil. BM mekanizmalarının Filistin meselesinde, Avrupa Konseyi mekanizmalarının ise Kürt meselesi ve Öcalan'ın fiziki özgürlüğüyle ilgili meselelerde çöktüğünü görebiliyoruz. Dolayısıyla bunu teşhir etmek gerekiyor. Bunun çözümü çözümüne dair tartışmaların daha geniş çerçevede yürütülmesi gerekiyor tek başına. Daha geniş ve daha demokratik bir süreçte tartışılması bütün dünya açısından daha demokratik bir süreçte tartışma imkanı yaratılması gerektiğini düşünüyorum.
AİHM içtihadı, yalnızca Öcalan’ın durumunu değil, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilen binlerce kişi için de bir emsal teşkil ediyor. Bu kapsamda, umut hakkı kavramının Türkiye genelinde evrensel bir mekanizmaya dönüştürülebilir mi?
Türkiye'nin mahkum edildiği Öcalan'ın Gurban, Kaytan, Boltan dosyaları mevcutken bu dosyalarla ilgili adım atarak kendi infaz rejimi değiştirmesi gerekiyor.
Evet, bizim aslında ısrarla vurgulamak istediğimiz bir diğer konu bu. Türkiye'nin ağırlaştırılmış müebbet rejimini daha kolay yasalaştırdığı ve meşrulaştırdığı fenomen yargılama Öcalan yargılaması. Ancak bugün binlerce siyasi tutsağı kapsayacak duruma geldi ve ne kadar daha genişleyebileceğine dair öngörümüz de yok. Bunu dair biz Bakanlar Komitesi'ne sunduğumuz eylem planlarında zaten özellikle Türkiye'nin istatistik paylaşmadığını bu yüzden vurguluyorduk. Çünkü Türkiye İstatistik paylaştığı takdirde binlerce tutsağı kapsayan bir rejim olduğu ortaya çıkacaktı. Türkiye'nin çünkü en temel argümanlarından biri de bu cezanın istisna olduğu argümanıydı. Ancak bu ceza istisnai bir ceza değil. Bunu cezaevini ziyaret eden her avukat gözlemleyebilir ki artık yaygın olarak tutuklanan gazeteciler de bunu cezaevlerinde gözlemleme "şansına" sahip olmuştur. Bununla ilgili en son Birleşmiş Milletler İşkenceye Karşı Komite'nin Temmuz ayında Türkiye oturumu gerçekleşti. Türkiye oturumunda İşkenceye Karşı Komite'ye ısrarlı bilgilendirmemiz ve taleplerimiz sonucu Komite de Türkiye’ye ısrarla cezaevlerinde ne kadar araştırılmış müebbet hükümlüsü ve tutuklusu olduğunu sordu. Türkiye'nin Adalet Bakanı temsilcisi o toplantıda ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü sayısının cezaevinde 1.24 oranına denk geldiğini söyledi. Sadece hükümlü sayısı açısından. Bu da cezaevi nüfusu açısından 4 bin 300'ü aşkın ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü olduğu anlamına geliyor. Dolayısıyla da bu cezanın istisna bir ceza olmadığı binleri etkileyen bir ceza olduğu anlamına geliyor. Dönüp AHİM kararını tartıştığımızda AHİM’in bir kararının o ülke için bağlayıcı olması için illa o ülke ile ilgili alınmış olmak zorunda bile değil. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi çatısı altında bulunan bütün ülkeler AHİM’in aldığı bütün kararlardan sorumludurlar. O kararların ilkeleri çerçevesinde yasa ve yargılama süreci yürütmek zorundadırlar. Türkiye'nin mahkum edildiği Öcalan'ın Gurban, Kaytan, Boltan dosyaları mevcutken bu dosyalarla ilgili adım atarak kendi infaz rejimi değiştirmesi gerekiyor. Sayın Öcalan'ın fiziki özgürlüğüne dair kriz binlerce insanı etkiliyor. Bu nedenle meseleyi bir insan hakları tartışması çerçevesinde yürütmek gerekiyor.
Öcalan’ın fiziki özgürlüğünün sağlanması sadece siyasi bir mesele olarak görülüyor. Bu yüzden devlet tarafında sadece müzakere süreçlerinde gündeme geliyor. Halbuki bir AİHM kararının uygulanıp uygulanmaması meselesi. Hukuki bir tartışma konusu. Hukuken hakların tesis edilmediği bir atmosferde siyasi tartışmalar nasıl yürütülecek?
Evet, bu konu Türkiye'nin taraf olduğu bir sözleşme çerçevesinde mahkeme kararını uygulayıp uygulamayacağı tartışmasıdır ve hukuki bir tartışmadır. Ben bir hukukçu olarak hukuki tartışmayı hiçbir siyasi müzakere sürecine bir şart olarak sunmayı reddediyorum. Zaten öncelikle herhangi bir "süreç" olsun ya da olmasın Türkiye'nin AHİM kararını uygulaması gerekiyor. AİHM kararının uygulaması da Sayın Öcalan’ın fiziki özgürlüğünü yolunu açıyor. Mutlak olarak fiziki özgürlüğü sağlanır diyemiyoruz, çünkü AİHM’in kararı mutlak olarak serbest bırakılması anlamına gelmiyor. Ancak Türkiye eğer yasasını, dediğimiz çerçevede değiştirirse hukuken bu yolun bu tıkanıklığın giderildiği anlamına gelir. Eğer bir siyasi müzakere süreci yürütülmek isteniyorsa önce tarafların haklarını tesis edilmesi gerekiyor. Tarafların insan onuruyla bağdaşır koşullarını tutulmasının şartlarını sağlanması gerekiyor. Sayın Öcalan’ın insan onuruyla bağdaşır koşullarda tutulması, tecridin sonlandırılması, aile ve avukat görüş hakkının tesis edilmesi mevcut yasa çerçevesinde disiplin cezalarıyla engellenen bu hakkının yerine getirilmesidir. Hukuki bütün haklarının tesis edilmesi gerekiyor eğer bir siyasi müzakereden bahsetmek istiyorsak. Siyasette samimiyet üzerine bir tartışma yürütmüyoruz. Eğer bir müzakere sürecinin ruhuna, yapısına, mekaniğine uygun bir süreç yürütmek istiyorsanız tarafların haklarını tesis etmeniz gerekiyor. Tarafların insan onuruyla bağdaşır koşullarda tutulmasını sağlamanız gerekiyor.
Öcalan’ın 27 Şubat’ta yaptığı ve tüm Ortadoğu’yu dahi etkileyecek çağrısı dahi hukuki zeminin sağlanmadığı tecrit koşullarında gerçekleşti...
Sayın Öcalan’ın yapacağı herhangi bir çağrıyı Sayın Öcalan'ın koşullarıyla bağdaştırmak istemiyorsak öncelikle Sayın Öcalan’ın haklarının tesisi için mücadele vermemiz gerekiyor. Hakları tesis edildikten sonra kendisinin yapacağı çağrıları bizler artık değerlendirme şansına sahip olabiliriz. Yeterince mücadele vermiş ve o hakkın tesisinde etkin rol oynadıktan sonra kendisinin yapacağı çağrılar üzerinde ancak o zaman konuşma hakkımız olabilir. O konuda da konuşanların şunu göz önünde bulundurması gerekiyor: Yıllardır mücadele eden bir Kürt halkı var. Mücadelenin her türlü biçimini deneyen, dünyaya öğreten, dünyada saygınlık kazanan, Kürt Özgürlük Hareketi’nin ortaya koyduğu bir siyaset varken, Kürt Özgürlük Hareketi ve Kürt halkının muhatap olarak gösterdiği kişi olarak Sayın Öcalan’ın kendisi orada duruyorken, yapacağı çağırılara güvenmek, yıllardır verdiği mücadelesinin sonucu elde edeceği bütün kazanımlara saygı duymak gerekiyor. Sayın Öcalan'ın hakları tesis edilmeden fiziki özgürlüğü ve infaz koşullarını insan onuruyla bağdaşır koşullarda olması gibi hakları tesis edilmeden zaten demokratik bir siyasi müzakere sürecinden bahsedemeyiz. Kürt halkının yürüttüğü müzakere sürecine Kürt halkının muhatap olarak gösterdiği Sayın Öcalan’ın çağrılarına sahip çıkmak gerekiyor.
MA / Fırat Can Arslan